İçeriğe geç

Keller’ın marka değeri modeli nedir ?

Keller’ın marka değeri modeli nedir? (ve neden ben bunu öğrenirken markette “bu marka bana bakıyor” hissine kapıldım?)

Önerdiğimiz İçerik: Keller ne yapar ?

İzmir’de yaşıyorum. 25 yaşındayım. Kahvemi genelde “bugün üretken olacağım” diyerek alıyorum ama o kahve çoğu zaman üretkenlik yerine varoluşsal sorgulama getiriyor. Geçen gün Alsancak’ta bir markette rafların arasında dolaşırken bir anda şunu düşündüm: “Ben bu markayı neden seviyorum?”

Sonra kendime güldüm. Çünkü normal insanlar bunu düşünmez. Ama sonra daha da kötüsü oldu: Keller’ın marka değeri modeli nedir? sorusu kafamın içinde bir yerde açıldı ve çıkmadı. Sanki biri Spotify’dan tek şarkı açmış ama autoplay sonsuza bağlamış gibi.

İşte o an anladım ki bazı kavramlar sadece derslikte kalmıyor, hayatın içine sızıyor. Markalar da öyle zaten; sessizce hayatımıza girip “ben buradayım” demeden kararlarımızı etkiliyor.

Marka değeri dediğimiz şey aslında ne ya?

Bunu ilk duyduğumda “markanın banka hesabı falan mı var” diye düşünmüştüm. Halbuki mesele çok daha psikolojik.

Marka değeri, bir markanın insanların zihninde oluşturduğu algı, güven, deneyim ve duyguların toplamı. Yani bir markaya sadece ürün olduğu için değil, hissettirdiği şey için bağlanıyoruz.

Mesela sabah uyanıyorsun. Gözün kapalı. Kahve yapacaksın. Elin otomatik olarak bir markaya gidiyor. Neden? Çünkü beynin diyor ki:

“Bunu düşünmeye gerek yok, bu iş çözülmüş.”

İşte Keller burada devreye giriyor.

Keller’ın marka değeri modeli nedir? (basit anlatım ama hayatın içinden)

Keller’ın modeli aslında Customer-Based Brand Equity (CBBE) diye geçiyor. Ama biz ona “markayı insan gibi düşünme rehberi” diyebiliriz.

Modelin mantığı şu: Bir marka güçlü olmak istiyorsa, insanların zihninde dört katmanlı bir yolculuk oluşturmalı.

Ben bunu ilk öğrendiğimde “bu bildiğin ilişki evreleri” dedim. Hatta kendi kendime İzmir’de yürürken düşündüm:

“Bu marka beni seviyor mu yoksa sadece kullanıyor mu?”

Çünkü model tam olarak buna benziyor.

1. Marka kimliği: “Sen kimsin ya?” aşaması

Bir insanla tanıştığını düşün.

Adını biliyor musun?

Nereden geldiğini biliyor musun?

Seni nerede gördü?

Markalarda bu aşama “salience” yani farkındalık.

Benim başıma gelen bir şey var. Karşıyaka’da bir kafede oturuyorum. Menüye bakıyorum. İki kahve markası var. Birini direkt seçiyorum.

Neden?

Çünkü beynim diyor ki: “Bunu daha önce gördün, güvenli seçim.”

O an fark ettim ki ben aslında seçim yapmıyorum, hafızam seçim yapıyor.

İç ses:

“Sen özgür iradeye inanıyordun değil mi?”

Ben:

“Evet.”

İç ses:

“Emin misin?”

2. Marka anlamı: “Sen bana ne vaat ediyorsun?”

Bu aşama ikiye ayrılıyor: performans ve imaj.

Performans dediğimiz şey ürünün ne yaptığı. İmaj ise ne hissettirdiği.

Bir marka düşün. Çok kaliteli olabilir ama ruhu yoksa, insan “tamam iyi ama soğuk” der.

Tersini düşün: çok güçlü bir imaj ama zayıf performans… o da uzun vadede çöküyor.

Bir gün İzmir’de yağmura yakalanmıştım. Şemsiyem yoktu. Bir marketten ucuz bir şemsiye aldım. Açtım, 3 dakika sonra ters döndü.

O an şunu düşündüm:

“Bu marka bana sadece yağmurdan korunmayı değil, hayata güvenmemeyi de öğretti.”

İşte Keller burada diyor ki: Marka sadece işlev değil, anlam üretir.

3. Marka tepkisi: “Seni nasıl değerlendiriyorum?”

Burada işler biraz daha duygusal ve rasyonel hale geliyor.

İki boyut var:

Yargı (kalite, güven, üstünlük)

Duygu (sıcaklık, heyecan, güven, nostalji)

Mesela bir markayı düşünün. “Kaliteli ama pahalı” diyorsanız bu bir yargıdır.

Ama “bu markayı görünce içim rahatlıyor” diyorsanız, işte orada duygu devreye girer.

Ben bazen markette ürünleri incelerken şuna yakalanıyorum:

“Bu gerçekten daha mı iyi, yoksa ben sadece daha pahalı olduğu için mi iyi sanıyorum?”

Sonra kendime kızıyorum:

“25 yaşındasın, hâlâ etiketle ikna oluyorsun.”

Ama gerçek şu: İnsanlar mantıkla değil, çoğu zaman hisle karar veriyor.

4. Marka rezonansı: “Tamam, biz artık bir şeyiz”

İşte burası en tehlikeli ve en güçlü yer.

Rezonans, markayla müşteri arasındaki bağın en üst seviyesi.

Bu seviyede insanlar sadece tüketici değildir, adeta “topluluk üyesi” olur.

Düşün:

Bir markayı savunuyorsun

Başkasına öneriyorsun

Hatta eleştirilince hafif geriliyorsun

Ben buna “marka fanlığı ama kimse bunu kabul etmiyor” diyorum.

Bir gün arkadaş ortamında biri dedi ki:

“X marka kahve abartılıyor.”

Ben de gereksiz ciddi bir ses tonuyla:

“Bence sen yanlış demlemiş olabilirsin.”

Sonra sustum. Çünkü fark ettim ki ben artık tüketici değilim, küçük bir marka savunucusuyum.

İç ses:

“Bu noktaya nasıl geldik?”

Ben:

“Bilmiyorum ama kahve iyi.”

Keller modeli aslında günlük hayatın her yerinde

Bunu fark edince hayat biraz garipleşiyor.

Mesela telefon alırken:

Marka farkındalığı

Algılanan kalite

Duygusal bağ

Sadakat

Hepsi devrede.

Ya da kıyafet alırken:

“Bu iyi duruyor” dediğin şey aslında sadece kumaş değil, kimlik hissi.

İzmir’de yürürken bazen gençleri izliyorum. Herkes bir marka taşıyor ama kimse “ben bunu neden seçtim” diye düşünmüyor.

Ben de düşündüm:

“Ben niye bu tişörtü aldım?”

Cevap yok.

Ama his var.

Ve Keller tam burada devreye giriyor: hisleri sistemleştiriyor.

Biraz kendimle dalga geçme kısmı

Bazen düşünüyorum da, ben bu konuları fazla ciddiye alıyorum.

Market alışverişi yapmaya gidiyorum, dönüyorum:

marka analizi yapmışım

tüketici davranışı çözmüşüm

varoluşsal sorguya girmişim

Kasiyer sadece “kart mı nakit mi?” diyor, ben zihnimde MBA bitirmiş gibi hissediyorum.

Bir arkadaşım geçen dedi:

“Sen basit bir şeyi bile komplike hale getiriyorsun.”

Haklı olabilir.

Ama sonra şunu fark ettim: İnsanlar zaten basit şeyleri bile karmaşık yaşıyor. Sadece fark etmiyorlar.

Modeli hayatın içine koyunca ne oluyor?

Keller’ın marka değeri modeli nedir? sorusunun cevabı aslında sadece pazarlama değildir.

Bu model şunu anlatır:

İnsanlar markaları sadece satın almaz, onlarla ilişki kurar.

Ve bu ilişki:

Tanışma ile başlar

Anlam ile devam eder

Değerlendirme ile derinleşir

Bağ ile tamamlanır

Tıpkı insanlar gibi.

Bir markayı sevmek bazen bir insanı sevmek kadar irrasyonel olabilir.

Mesela İzmir’de gün batımını izlerken şunu düşündüm:

“Ben bazı markaları neden özlüyorum?”

Cevap yoktu. Ama his vardı.

Son düşünce değil, sadece zihinsel bir mola

Keller’ın modeli bana şunu öğretti: markalar sadece ürün değil, zihinsel hikâyeler.

Biz fark etsek de etmesek de her seçimimiz bir hikâyeye bağlanıyor.

Ve bazen o hikâyenin kahramanı biz değiliz.

Bazen sadece iyi yazılmış bir sahnenin izleyicisiyiz.

Ama en garibi şu:

Bunu bilmek bile seçimlerimizi değiştirmiyor.

Ben hâlâ markette aynı kahveyi alıyorum.

Ve hâlâ kendime şunu soruyorum:

“Bu gerçekten alışkanlık mı, yoksa iyi tasarlanmış bir bağ mı?”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

şişli escort
https://www.sohbetforum.com.tr https://beon.com.tr https://bsu.com.tr Sitemap
ilbet yeni girişbetexper güncel girişhttps://betexpergir.net/